Connect with us

Makale

Emre Erdal Yazdı: Yabancılaşma Halleri ve Özneleşmek- 1

Bununla birlikte, “zamanın ruhu”nun ruhsuzluğa, çoklu yabancılaşmanın çürümeye doğru evrildiği mevcut zaman kesitinde özne olabilmenin epeyce maharet, öngörü, irade ve politik yetkinlik gerektirdiğine kalın vurgularla işaret etmek gerekiyor.

“Din alanında insan nasıl kendi kafasının yarattığı şeylerin egemenliği altında ise, kapitalist üretimde de kendi eliyle yarattığı şeylerin egemenliği altında olur”

K.Marks

Giriş

Kökleri Hegel, J. J. Rousseau ve Feuerbach’a uzanan yabancılaşma kavramının bütünsel anlamına Karl Marks ile kavuştuğu biliniyor.

Kelimenin geniş anlamında yabancılaşma, toplumların ortak mülkiyetten özel mülkiyete evrilmesinden, yani sınıflar halindeki parçalanmasından bu yana yaşanan olgusal bir gerçeğe işaret etse de, asıl ve özgül anlamını modern kapitalizmin eleştirisinde bulur. Dolayısıyla da Marks’ın kapitalist sistemin üretim ilişkilerine dair geliştirdiği eleştirel çözümlemelerinde kilit bir işlev görü(yo)r bu kavram.

Marks’ın devrinden bu yana kapitalizmin geçirdiği kimi değişimleri hayra yoranların yabancılaşma kavramına ve olgusuna bakışları elbette farklı, ama daha çok daha minimize etmeye dönüktür.

Fakat olgular da bildiğini okuyor tabii ki.

İnsanın-insan ve toplum ile, insanın-doğa ve eşya ile kurduğu ilişkinin mevcut haline görece geniş bir vizyondan bakıldığında, yabancılaşma olgusunun çapı ve derinliği de kolaylıkla anlaşılabiliyor.

Tanrının, devletin, eşyanın, sosyal medya araç-gereçlerinin efsunkâr ve ağır manipülatif etkisi altındaki insanın -şu sıralar sıkça tanıklık ettiğimiz üzere- dünyanın mevcut halinden yakınması ilginç bir paradokstur.

Pandemi eksenli oluşan korku, itaat, öfke ve endişe karışımı belirsizlikliklerin mevcut paradoksu nasıl daha katmanlı hale getirdiği gerçeği ise incelenmeye değer bir başka çelişki yumağıdır.

Din/tanrı, devlet/örgüt, mal-mülk ve şöhret gibi manevi tasarım ve maddi varlıkların her birinin birer çekim alanı ve fetiş haline getirildiği; insanın mala-mülke tapınma içinde giderek nesneleştiği bir sosyo kültürel paradigmanın kıskacında çıkış yolu bulma çabası ayrıca ironik bir durumdur.

Ama iyi ki de bu durum, -başat eğilim bile olsa- tarihsel-toplumsal gerçeğin yalnızca bir yanıdır. İyimser kalmamızı sağlayan bir diğer yanı ise, yerdeki ve gökteki otoritenin “görme!” dediğini gören, kutsallık ve ahlak peçesiyle üstü örtülen, hukuk ve demokrasi yalanıyla gizlenen trajik gerçeği ifşa eden küçük direniş dinamiklerinin bulunmasıdır. İşte, hayata asli anlamını veren, nesnenin ve hayali tasarımların esaretinden kurtularak özne (bilinçli, iradeli, etkin) olma ve giderek sosyal devrimlere ulaşma hedefinde ısrar eden bu azınlık güçlerin varlığıdır.

Bununla birlikte, “zamanın ruhu”nun ruhsuzluğa, çoklu yabancılaşmanın çürümeye doğru evrildiği mevcut zaman kesitinde özne olabilmenin epeyce maharet, öngörü, irade ve politik yetkinlik gerektirdiğine kalın vurgularla işaret etmek gerekiyor.

Zira, kadın bedeninin metalaştırıldığı, her bireyin neredeyse bir yaşam koçuna ve psikoloğa muhtaç hale getirildiği, temel bütün kişilik haklarının tanrıya, devlete, şirketlere ve dijital devlere teslim edildiği kapitalist insan pazarından özne kalarak çıkabilmek öyle her “ben öncüyüm, beni takip eden” diyenin harcı değildir.

Alabildiğine parçalanmış, bir güven buhranı içinde debelenip duran insan malzemesinden yeni tipte öncü özneler yaratmak, yaşamların birbirine emanet edildiği bir güven iklimini yeniden tesis etmek, üstesinden gelinmeyi bekleyen çetin bir sorumluluktur.

Bu, bir ufuk enginliği dahilinde hareket etmek ve de “gerçekçi kalarak imkânsızı istemek”le olanaklıdır ancak.

***

İnsanın kendi hayal gücü/aklı ve eliyle yarattığı maddi-manevi değer ve normlar karşısında küçülüşünün oldukça uzun bir geçmişe sahip olduğu malum. Ama insanın hiçleşme yönündeki küçülüşü ve içinde yaşadığı rahime (doğaya) yabancılaşması, 21. yüzyılın başından bu yana, tarihte hiç olmadığı kadar yeni biçim, boyut ve derinlikler kazandı.

Yabancılaşmayı üreten başlıca kaynaklar özetle şöyle sıralanabilir:

· Din/inanç eksenli,

· Sınıf ve iktidar merkezli,

· Toplumsal cinsiyet eksenli,

· Mal-mülk ve şöhret odaklı,

· Dijital alem ve sanal gerçeklik eksenli yabancılaşma

Herbiri kendi başına bir tez konusu olabilecek bu başlıkların içini doldurabilmek açıktır ki makale sınırlarını fazlasıyla aşan çap ve derinliktedir. Ama yine de, yükün ağırlığı altında kalma riskini de göze alarak denemeye değer…

Din/inanç eksenli yabancılaşma

Marks’ın, “ölü canlıyı ele geçirir” sözü dinsel yabancılaşmayı da ifade eden sağlam bir teşhistir.

Doğanın ölümcül de olabilen gücü karşısındaki biçare kalan insanın kendi zihin aleminde yarattığı totemler ve gökteki tanrılar, tanrısal buyruklar, zamanla onu adeta rehin aldı.

Yine Marks’ın, “İnsan, Tanrıya ne kadar çok şey verirse kendinde o kadar az şey kalır” tespiti de dinsel yabancılaşma bağlamında çok şey ifade eder.

İç dünyasındaki varını yoğunu tanrıya veren insanın kendine kalan, yalvarma/yakarma ritüelleriyle kendini korkutmak, aşağılamak ve “kaderi”ne rıza göstermek oldu.

Hayali tasarımların karşısında secde eden insanın bu dramının, zamanın sosyo-ekonomik, politik ve kültürel yolculuğu içinde oluşan ve giderek artı zenginlikleri zimmetine geçiren sınıfsal katmanlarca keşfedilmesi ise çok zaman almadı. Bu keşif, zaman içinde -dini ulema başta olmak üzere- egemenlerce din(ler)in kârlı kullanımını da kurumlaştırdı.

Tek ve çok tanrılı büyük dinlerin kadim doğmalarının yaşatılması için iktidarlarca finanse edilmeleri boşuna değildir. Çünkü -Hristiyanlığın şahsında- bütün dinler, 1789 Fransız ihtilali, Paris komünü ve Ekim devrimi gibi büyük kalkışmalardan aldıkları ağır darbelere karşın ezilen sınıfların denetim altında ve dinsel yabancılaşma içinde tutulması bakımından hâlâ işlevseldirler.

Demek oluyor ki yabancılaşmanın dinsel olan türü, onu yaratan tarihsel-toplumsal faktörler ortadan kaldırılmadıkça farklı formlar alarak yoluna devam edecektir bir zaman daha.

Egemen sınıfların tehlike anında dinlerin yardımına baş vurması rastlantı değildir. Zira kaderini ve üretici etkinliğini tanrıya havale eden, dinsel metinlerin buyruklarından yakasını kurtaramayan kendine yabancılaşmış kalabalıkların varlığı, sömürü ve tahakküm sistemlerinin sürgit devamı için bir çeşit sigorta işlevi görür.

Devam edecek…

Günün Haberleri

More in Makale