Connect with us

Analiz

Birleşik Mücadeleyi Konuşurken

Birlik, sadece faşizme karşı ve diğer mevcut acil sorunların çözümü için değil, bunların da ötesinde yeni bir yaşam, ya da komünal gelecek gibi insanlığın temel, stratejik ihtiyacını bugünden hedeflemelidir. Bunda başarılı olmanın denek taşı, tüm demokratik güçlerin hem ortak hem de her birinin elde ettiği olumlu değerleri, ilerlemeleri ve mevzileri hiç bir tereddüt göstermeden desteklemeli, sahiplenmeli ve egemen zalimlerin saldırılarına karşı savunma tutumu ve bilincine sahip olmaktır.

Ezilen sınıfların, halkların ve politik katmaların ezenlere karşı birleşik mücadelesi hem büyük bir ihtiyaç ve hem de ötelenemez bir görevdir. Mevcut dünyada gerici tahakküm ve egemenliğin insanı ve tüm doğayı düşürdüğü yıkıcı ilişki ve kumpas göz önüne alındığında, ezilenler dünyasının birleşik mücadelesi hayati derecede bir önem ve zaruriyet arz eder ki, bu görülmenin ötesinde sağlamca idrak edilmesi gerekendir. Bu aynı zamanda bütün dünya ezilenler mücadelesinin yüz yüze kaldığı pratik bir gerçekliktir.

Evrensel nesnel gerçekliğin yansıması olarak parçamız devrimci hareketinde de tartışılmakta olan ve gerçekleştirilmesi ilan edilmiş olan Birleşik Mücadele üzerine, bazı sorun ve nüanslara dikkat çekmeyi ihtiyaç telakki ediyoruz. Değişik zaman dilimlerinde  birleşik mücadele platformları gibi oluşumların kurulduğunu ve ortak direnişlere küçümsenmeyecek katkılarla imza atıldığını biliyoruz. Daha önceki yıllarda somut pratiğe geçirilerek ilan edilen her birlik sürecinde toplantılar, paneller ve Tv’lerde konuya ilişkin açıklamalara yer verilmiş ve siper yoldaşlığının ne kadar önemli olduğuna işaret edilmişti. Dahası, politik örgütlenmelerin karşılıklı yapmış olduğu eski  hatalardan kopmanın önemi üzerinde sıkı sıkıya durulmuştu. Tüm bunlar anlamlı ve karşılığı olan açıklamalardı. Karşılığı güçlü açıklamalar olması itibariyle de devrimci ve yurtsever güçlerin kitle tabanlarında hatırı sayılır bir heyecan ve beklenti oluşturmuştu. Ancak gelişmelere bakıldığında o dönemlerde söylenen sözlerin, yani yoldaşlaşmanın esasta karşılık bulmadığını, hareketi önemli ölçüde zaafa uğratan hataların üzerine gidilmediğini ve günü kurtarma kaygılarından ibaret kaldığını sonrasında yaşadıklarımızda gördük!

Bugün bir kez daha sosyalist, devrimci ve yurtsever demokratik güçlerin, içinde bulunduğumuz ağır faşist baskı ve koyu karanlık koşullarda devrimci ısrarın da bir emaresi olan birleşik mücadele iradelerini ilan ettiklerine ve en azından ciddiyetle tartıştıklarına sevinçle şahit oluyoruz. Pandemi ortamının yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen, teknolojik gelişmelerin verdiği imkan sayesinde birleşik hareket üzerine on line toplantılar, TV’ler üzerinden açıklamalar yapılmaktadır. Hemen  belirtelim ki, önceki yılların olumsuzluklarını eleştirmemize rağmen, bu girişim son derece değerli ve gayet yerindedir. İlerici halk kitlelerinin beklentisi bu yöndedir ve birleşik mücadelenin yaratılması, sorumlulukla geliştirilmesi gereken olumlu bir yönelimdir. Bu vurguyu yaptıktan sonra, geçmişten beri var olan, yaşadığımız ve ciddi bir handikap olarak hareketin ortak yürüyüş birliğini zedeleyen önemli gördüğümüz bazı noktalara işaret etmek isteriz. Şayet, bu olumsuz noktalar ciddiyetle ele alınmaz, sorgulanmaz, dersler çıkarılmaz ve tutarlı bir zemine oturtulmaz ise, önceki dönemlerde olduğu gibi mevcut birleşik mücadelenin geleceğinin parlak olmayacağını, beklenen sonuçlara varamayacağını ve güdük kalmakla birlikte, bir kez daha günü kurtarmaya yönelik bir girişim olarak kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Peki nedir bu sorunlu noktalar?

Eylem birliği, güç birliği ya da birleşik mücadele dediğimizde akla ilk gelen şey, halk ve devrim saflarında bulunan, ideolojik-siyasal noktalarda ciddi farklılıkları olan güçlerin birliğidir. Yani farklı olanların birliğidir. Bugün ülkemizde en acil sorun, faşizme karşı demokrasi mücadelesinin kazanımlarla yeni mevzilere ilerletilmesi, devrim doğrultusunda daha ileri hedeflere doğru yol alması ve halk kitlelerinin yaşam şartları, demokrasi, hak ve özgürlüklerin gelişmesine dönük beklentilerine yanıt olmaktır. Bu amaç bugün bütün ezilen kesimlerin acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın somut anlamı, tüm demokrat, devrimci, yurtsever güçlerin asgari demokratik bir program etrafında mücadele birliğine gitmelerinin ötelenemez gerekliliğidir. Fakat görünen odur ki, ilgili halk güçlerinin ilan ettiği birleşik mücadelenin, böyle bir (demokratik) programı yoktur. Bu ciddi bir zaaftır ve bu zaaf daha baştan itibaren hareketin somut kazanımlara ulaşmasının  önünde engel oluşturan bir faktörüdür. Ve kuşkusuz ki bu durum, birleşik mücadele ve hareketin bütüncül bakıştan yoksun ele alındığına işaret ederek, önemine haiz bir muhteva veya niteliğe oturtulmadığını göstermektedir. Belli-belirsiz görevlerden söz etmek bir şeydir ama politik bir hareketin program talebini karşılamaktan uzaktır. Programın olması ya da olmaması birleşik mücadele veya harekete yüklenen önemle alakalıdır ki, eğer bir program çıkarılmamış ise, ya da çıkarılmasına gereksinim duyulmamış ise, iyi niyetlerle tarif edilen anlamlı mücadele birliği stratejik değer ve sistemli kurumsallaşma paradigmaları bakımından ölü doğmuş demektir. Kısacası, programın olmaması-çıkarılmaması, devrimci kaygı ve ısrara dayanan bu yönelimin başarısız kalmasını şimdiden haber  eden bir çarpıklık ya da tutarsızlıktır. (Elbette bu değerlendirme ve eleştirimiz, somut adımlarla görev edinilen birleşik mücadele ve hareket kurumsallaşmasının stratejik yaklaşım niteliğinde ele alındığı varsayımında geçerlidir. Taktik muhtevada ele alındığında ise, belirli görevlerin tespit edilmesi kuşkusuz ki yeterlidir…)

Neden?

Birincisi, demokratik programın olmayışı, birleşen güçlerin hangi plan üzerinden hangi somut hedefe yürüyecekleri konusunu muğlak bırakmakta ve kendiliğindenci duruma düşürmektedir. En önemlisi de işleyiş, bağlayıcılık ve prensiplerinin havada kalıp, yoruma açık bir platform olarak keyfi ya da belirsizliklerle birlikte kalma sebepleri barındıran zaaflarla malul olacaktır. Bu durum ister istemez demokratik hareketin başaracağına olan güveni kırmakta ve zayıflatmaktadır. Bu bakımdan inşa olunan birleşik devrimci hareketin ana pusulası olabilecek bir asgari programa kavuşturulması şarttır. Böyle bir programa sahip olması, birlik içinde yer alan her bir hareketin ilerde çıkacak muhtemel sorunların çözümünü  kendisine göre yorumlayıp kendi ihtiyacına göre yol çizmesini engelleyecektir. Demokratik program, birlik içinde yer alan her bir gücün özgür iradesine, bağımsız çizgisine saygı göstermenin önünde engel değildir. Tam tersine, bu türden birlikler içinde, genel anlaşmayı ve ortak gidişatı bozmamak kaydıyla, demokratik hareket içinde anlaşma sağlanamayan konu ya da konularda ayrı düşenlerin bağımsız tutum alma ve o konuda ayrı kalma hakkı korunmalıdır. Yani esneklik önemli bir ilke olarak korunmalıdır. Zaten, asgari veya genel bir programa sahip olmayan bir birleşik mücadele, kendiliğindenci bir gidişat içinde olacağından, yukarda belirttiğimiz bazı konular üzerinde bağımsız ve ayrı tutum belirleme hakkı tanıma tartışmasının da bir anlamı kalmaz. Zira, henüz ortada bir program yok ki, bazı konularda ayrı-bağımsız davranma hakkı olsun. Bu iki nokta hem birbirini besler, güçlendirir ve hem de hareketin genel yürüyüşüne zarar vermez. Yani hareketin çelişkili birliğinin uyumunu düzenler. Bu bağlamda, bahis konusu yaptığımız programın demokratiklik ilkesine yaslanması(bu en genel prensip olarak her süreçte geçerlidir) gerektiği kadar, bu programın davranış kuralları bağlamında zorunluluk ve özgürlükleri, bağlayıcılık şartları ve siyasi irade bağımsızlığı özgülünde hem birlik hem bağımsızlık yapısını düzenleyen, ortak görev ve sorumlulukları tarif eden ve çerçevesiyle birlikte eylem çizgisini muğlak bırakmadan belirleyen, bileşenlerini kıstaslarla açıklayan ve bileşenler arasında eşit haklar normuna dayanan, gönüllü birlik zeminini güçlü kılarak eleştiri-özeleştiri silahını üstünlük telakki ederek tanıyan vb. bir dizi ilke ekseninde yalın ve mütevazı içerikte biçimlenmesi yeterli olacaktır.

İkinci nokta, birleşik hareketin sınırı nerede başlayıp nerede bittiğine dairdir. Ya da kimleri, hangi demokratik güçleri kapsamaktadır! Evet, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında faaliyet yürüten ve çeşitli dönemlerde eylem birliği ya da ittifak eden politik örgütlenmelerin ismi geçmektedir. Genel olarak bu örgütlenmeler bilinmektedir. Burada göze çarpan sorun, birleşik hareketin dışında kalan güçlerin örgütsel kapsama alınıp alınmayacaklarıdır? Örneğin, çeşitli görüşlere sahip kadın örgütlenmeleri, LGBTİQ+’ların birleşik hareket içinde yerleri var mıdır? Dahası, ekoloji mücadelesi yürüten kurumlarla ilişkiler nasıl tayin edilecek? Kısacası, demokratik programın içeriği ve bu içerik doğrultusunda hangi güçlerle nasıl birleşileceği sorunu muğlak durmaktadır. Görüşümüzce bu sorular yanıtlanmak zorundadır.

Üçüncüsü ve bizce en problemli konu ise, birleşik mücadelenin bel kemiğini oluşturan politik yapılar hem kendi iç ilişkilerinde hem de birbirleriyle ilişkilerindeki ciddi sorunlardır. Bu noktanın önemi şuradadır. Geçmiş deneylere, ortaya çıkan önemli tecrübelere baktığımızda şunu görüyoruz. Politik hareketler, geçmişte bazen geçici demokratik bir program etrafında bir araya gelmiş de olsa da, bir dizi sorunlu anlayış ve yaklaşım gündeme geldiği görüldü, tecrübe edildi. Hedefe başarılıca yürümede ısrar etmek ve söyleyip ama yapılmayan siper yoldaşlığını pekiştirmek yerine, daha çok geçici, günü kurtarma veya içinde bulundukları örgütsel zorlukları aşmak için diğerlerine ihtiyaç duymuş ya da tek başına bir şeyler yapamadıklarından bir birine tutunmak ve kendini var etme olarak bir araya geldikleri görüldü. Elbetteki politik hareketler bu dile getirdiğimiz eleştirileri kabul etmeyeceklerdir. Ancak hareketin sosyal pratikleri bu dediğimizi defalarca gösterdi. Yukarıda izah ettiklerimizin doğruluğunu şu örnekler üzerinden bile test edebiliriz. Mesela, öyle anlar oldu ki bazı politik partiler ve hareketler bazı politik-taktik konular üzerinden anlaşmadılar. Böyle zamanlarda doğal olarak ayrı düştüler. Geçtiğimiz yerel seçimler döneminde bu durum yaşandı. Bu gayet normal ve anlaşılır bir durumdur. Her konuda mutlak bir birlik yoktur ve olamaz. Böyle ayrı düşmelerde dost güçlerin birbirleriyle demokratik bir yarış içinde olması beklenir. Ama öyle olmadı. Tam tersine, o ana kadar birbirleri için söylemiş oldukları dostluk laflarının, siper yoldaşları gibi ağırlığı olan sözlerin bir anda rafa kaldırıldığına şahit olduk. Kaybeden taraf, dostluk sınırlarını çok aşan, demokratik kültürden yoksun bir tepkiyle karşı tarafa akıl almaz suçlamalarda bulunabildi. Tehditler savurdu. .Yine çok yakın bir vakitte Komün TV’nin bir  programında yaşadığımız olayda aynı tutumu gördük. Normalde eleştiri-özeleştiri ile aşılacak bir sözcük, inanılmaz bir abartıyla, dost ve siper yoldaşı dedikleri bir devrimci yapının kurumunu nasıl derhal ‘‘düşman‘‘ ilan ederek linçe maruz bırakıldığını ve teşhir edildiğini gördük. Bazı kurumlar hala KOMÜN TV’yi boykot tavrını sürdürebilmektedir! Hem de ve üstelik yine birleşik mücadelenin konuşulduğu, tartışıldığı bir zaman diliminde! Aslında bu yanlış ve çarpık anlayışa çok sayıda örnekler vermek mümkün ancak bu iki yakın örnek bile yeterlidir, çarpıcıdır.

Bunları neden konu ettik? Bir kere hiç bir olay sadece yaşandığı konu ve an ile sınırlı kalmamaktadır. Yaşandığı andan itibaren gelişen  bir olay, doğru bir metodla ele alınmazsa dost güçler arasında çok ciddi bir tahribat yaratır. Özellikle de bilinçli taban kitlesi içinde! Dün ve bugün yaratılan o ciddi tahribat, dost güçler arasında bugün yeniden yaratılmak birleşik mücadele birliğine  zarar vermeye devam etmektedir. Ortaya çıkmış tahribatları gidermek kolay olmamaktadır. Birlik bir şekilde elbette sağlanır, fakat, sorunun üzerine gidilip aşılmadığını bilen taban kitlede güven sorunu içten içe sürer ve bu nedenle birlik, mevcut sorunlar aşılmadıkça asla sağlam bir seviyeye taşınamaz. Kimileri şöyle diyebilir. Şimdi bu geride kalmış sorunları öne çıkarmanın anlamı yoktur. Olağanüstü dönemlerden geçerken bu tartışmalara şimdi yeniden yer vermek düşmanın işine yarar. Bu doğru bir yaklaşım değil. Olağanüstü dönem bahanesiyle birlik ertelenemez! Bu doğru, fakat bizim dediğimiz şey, birlik çalışması yürütürken ve sınıf düşmanlarımıza karşı canhıraş bir mücadele yürütürken ilerici kamuoyu önünde bizzat bu yaşadığımız ve demokratik harekete ağır zarar vermiş sorunları bir şekilde tartışarak, aralarında vuku bulan hata ve çıkmazların özeleştirisini vermek neden düşmanın işine yarasın? Bilimsel akıl ve doğru bir metot tam tersini kabul eder. Sağlam bir birlik ve ciddi kazanımlar ancak dost güçler arasında karşılıklı sağlam ve dürüst ilişkiler üzerinden başarıya ulaşır. Olağanüstü dönemlerden geçerken bu tartışmalara şimdi yer vermek düşmanın işine gelir demek birde şu açıdan problemlidir. Sahi bu topraklar ne zaman olağan dönemlere tanıklık etti? Ötesini bir yana bırakalım, 1900’lerden bu yana bu topraklarda olağan dönemleri gören var mı? Soykırımlar, katliamlar, karşı direniş ve mücadeleler, çatışmalar, büyük alt-üst oluşlar vs… Yani, bu durumda, biz sorunlarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı hiç konuşmayacak mıyız? Olağanüstü koşullar bahanesiyle sorunları yok sayarak üstünden atlayarak geçecek miyiz?

Şimdiye kadar devrimci hareket sorunlarını çözmek yerine arkada bırakarak, yok sayarak üzerinden atlamaya çalıştığını biliyoruz. Peki ne oldu? Bu yanlış tutum içinde olanlar ve buradan örgütsel çıkar elde etmek isteyenler gerçekten başarıya ulaştı mı? Ya da bu ciddi sorunları yok sayarak sessiz kalanlara bunun katkısı ne oldu? Hiç bir katkısı olmadı. Tam tersine büyük güvensizliklere ve tahribata ve gerilemelere neden oldu. Her ilerici-devrimci-yurtsever güç, bugün geldikleri noktaya nasıl geldiklerini ciddiyetle düşünmelidir.  Bugün gelinen noktaya, elbette sadece ve tek başına bu makalede işaret ettiğimiz bazı sorunlar getirmedi. Ama işaret ettiğimiz çözülmemiş sorunların  bu noktaya gelinmesindeki payı az değildir.

Bu yanlış tutumun felsefedeki adı pragmatizmdir. Pragmatizm, düşünce metoduna bir kez hakim olduktan sonra işin nerelere varacağını ve nerede duracağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Böyle durumlarda pragmatizm, devrimci-yurtsever hareket içinde sıralamaya çalıştığımız problemlerle sınırlı kalmaz, her hareketin kendi içine de derinden sirayet eder. Pragmatist fikir ve metot, her bir hareketi kendi içinde dar grupçulukla, adamcılıkla, klikçilikle ve benzeri sıkıntılarla baş başa bırakır. Hareketin geleceğini kötürümleştirir, parçalar ve bölünmeye götürür. Sağlıklı bir hareketin varlık şartı olan fikir mücadelesi yerini örgütsel kaosa, keyfi davranışlara, bastırmalara ve gereksiz örgütsel bölünmelere bırakır. Özellikle devrimci hareketler içinde programatik veya ciddi  ayrılık konuları olmadığı halde sık sık bölünmelerin, güç kayıplarının ve tasfiyelerin yaşanıyor olması tam da bunların sonucudur.

Oysa halkın mantığı birliktir. Birlik, ne pahasına, olursa olsun mutlak savunulacak bir şey elbette değildir. Birlik, sadece faşizme karşı ve diğer mevcut acil sorunların çözümü için değil, bunların da ötesinde yeni bir yaşam, ya da komünal gelecek gibi insanlığın temel, stratejik ihtiyacını bugünden hedeflemelidir. Bunda başarılı olmanın denek taşı, tüm demokratik güçlerin hem ortak hem de her birinin elde ettiği olumlu değerleri, ilerlemeleri ve mevzileri hiç bir tereddüt göstermeden desteklemeli, sahiplenmeli ve egemen zalimlerin saldırılarına karşı savunma tutumu ve bilincine sahip olmaktır. Zira, dünya ilerici-devrimci sınıf mücadeleleri tarihi tekrar tekrar göstermiştir ki, hedefe varmak için işçi sınıfı, diğer sınıf ve katmanlar, ezilen cins ve tüm diğer kesimler ve yeni sosyal hareketler ve onların örgütleriyle aktif birleşmek zorunludur. Bu sağlanmadan hedefe başarılıca yürümenin şansı yoktur.  Birbirlerinin olumlu kazanımlarını savunmanın bir  anlamı da, eksik ve hataları aşmalarına yardımcı olmak ve dostça eleştirmekten geçer. Ne yazık ki birleşik mücadeleyi oluşturan öznelerin kahır ekseriyetinin birbirlerine yaklaşım metotları esasta iç açıcı olmamıştır. Ya ihtiyaç duyduğu birlik dönemlerinde birbirini eleştirisiz olumlamakta ama ayrı düştükleri zamanlarda ise eleştiri sınırlarını aşarak, dostluk sınırlarının çok  ötesine çıkarak akıl dışı saldırı ve suçlamalarda bulunmaktadırlar.

İçinde bulunduğumuz tehlikelerin farkında mıyız?

Dünya kaynaklarının giderek tükenmesi, imkan ve olanakların azalması emperyalist-kapitalistler arası  rekabeti kıyasıya keskin çatışma seviyesine çıkarmıştır. Dünya bütün yönlerden yeniden şekillenmektedir. Yeniden paylaşım savaşının alt varyantları ve denemeleri dünya çapında devam etmektedir. Bu paylaşım savaşının en sert seansları şimdilik Orta-Doğu, Körfez, Doğu Akdeniz, Kafkasya’da yaşanmaktadır. Türk egemenlik sistemi, tam ortasında bulunduğu bu durumun gayet bilincindedir. Büyük sorunlarla yüz yüze olan Türk devlet sistemi, en büyük sorun olarak da bir Kürdistan sorunu olan Kürt ulusal sorunu nedeniyle büyük korku yaşamaktadır. Ve dikkat edilirse Türk egemenlik sistemi bu ve diğer nedenlerle büyük bir silahlanma içindedir. Bölgede yayılmacı bir güç olarak, bazen kendi başına hareket etse de esas olarak ABD ve Rus emperyalistleri arasındaki çelişki, sürtüşmeden yararlanarak bölgeye yerleşmekte ama esas olarak da her iki emperyalist  güçle anlaşma/uzlaşma biçiminde bölgelere müdahalelerde bulunmaktadır. Yürüttüğü dış politikaya paralel olarak, içerde koyu bir gericilik ve faşist saldırganlık içinde olduğu açıktır. Bu durumun ağır bir istibdata doğru ilerlediğini anlamak istemeyen demokratik güçlerin sayısı az değil. Bu demektir ki şimdi işbaşında olan savaş hükümeti/koalisyon klik, vatanı korumak adı altında büyük kitlesel katliamlara yönelmesi beklenmelidir. Yakın zaman diliminde yaptığı bazı katliamlar aslında bir provayı hatırlatmaktadır. Sur, Cizire, Suruç, Ankara Gar katliamları aslında, F Tipi hapishanelere geçmeden önce Ulucanlar Hapishanesinde yaptıkları katliam provasını hatırlatmaktadır. Kısa zaman önce bazı katil ve çetelerin özel aflarla dışarıya salınması ve özel Ordu örgütlenmelerinin, milis kuvvetlerinin kurulması gibi gelişmeler tesadüfü şeyler midir? Devrimci hareket, Alevi evlerinin işaretlenmesini bazı başı bozukların işi olarak görüyorsa büyük bir yanılgı içindedir. Son bir kaç yıl içinde yapılan toplu katliamlarla devlet kendi çetelerini diri tutmakta, seferber etmekte, deneyerek tahkim etmektedir. Bu arada bu katliamlar sonrasında karşı güçleri de (ilerici-devrimci ya da diğer karşı çıkabilecek güçleri) gözlemleyerek ölçmekte ve onların gücünü, kudretini çözmüş olmaktadır. Böyle bir ciddi bir katliam tehlikesi var. Hatta yeni bir soykırım tehlikesi var ve buna uğrayacak kesimler Kürtler, Aleviler ve kaldıkları kadarıyla Müslüman olmayan halklar olacaktır. Var olan yüzlercesi yetmezmiş gibi onlarca yeni cezaevleri yapımları sürüyor. Savaş hükümet kliği öyle kolay gidecek sanılmasın. Bu bir umutsuzluk değildir. Mevcut durumun ve gidişatı tersine çevirmek gayet mümkündür. Mümkün fakat bunun gerçekleştirilmesi ancak doğru bir politikaya, bu doğru politika ışığında demokratik güçlerin samimi konumlanışına ve mevcut sorunlarını tartışarak aşmasına ve objektif şartlara uygun olması kaydıyla devrimci iradenin güçlü konuşturulmasına bağlıdır. Yazık ki devrimci-ilerici-yurtsever hareket henüz bunun bilincinde gözükmüyor. Devrimci, yurtsever harekette direniş geleneği zayıfladığı belli olmaktadır. Devrim, enerjisini küçük sorunlar üzerine boşaltmayı, birbirleriyle itişmeyi büyük bir maharet ve mücadele saymaktadır. 

Sonuç olarak

Kısa ve özet halinde söylediklerimizi toparlayacak olursak, birincisi, birlik, faşizme ve gericiliğe karşı ve çözüm bekleyen acil sorunlar çözümü için yakıcı ve acil bir ihtiyaçtır. Önümüzde kara bir soykırım da dahil, kitlesel katliam tehlikesi durmaktadır. İkincisi, büyük ihtiyaç olan birlik için demokratik bir program olmalıdır. Programsız gidişat belirsiz, pusulasız yürümeye benzer. Üçüncüsü, böylesi bir demokratik program, ezilen cinsler başta olmak üzere tüm diğer baskı altındaki kesimleri kapsamak durumundadır. Zira faşizme karşı cephenin kapsamı geniş olmak zorundadır. Dördüncüsü, birlik içinde yer alan ilerici-devrimci-yurtsever örgütlenmeler günü kurtarmak için değil, stratejik ihtiyaca cevap olacak birlikler yaratmalı ve bunun için geçmiş hataların aşılmasının samimi çabalarının içinde olmalıdır. Beşincisi, birbirlerinin siyasi ve örgütsel varlığına ve bağımsızlıklarına saygı duymalıdır. Altıncısı, böyle bir güven yaratmak için ilk ve önde gelen husus, hangisinin yarattığına bakmadan ilerici-halkçı-devrimci mevzi veya mevzileri, despot, faşist egemenlerin saldırılara karşı amasız ve fakatsız desteklemeli ve savunmalıdır. İş yapan hatada yapar parolasından hareketle böyle bir savunuda, elbette aşması için yaptığı hataları eleştirme hakkını ortadan kaldırmaz. Yedincisi, sadece faşizme karşı ve acil sorunların çözümü için değil, yeni bir yaşamın adı olan komünal toplum yaratmanın stratejik hedefini asla gözden kaçırmamalıdır. Bu son noktada en çok da komünistlerin ısrar etmeleri gerektiğini özellikle vurgulamalıyız.

Günün Haberleri

More in Analiz