Connect with us

Makale

A.Can Ataş Yazdı: Kapitalizm Bir Var Oluş Çelişkisidir

Tüm bu anlatılanlardan hareketle kapitalizm, iddia edildiği gibi emperyalist “ölü” hayaletti değildir ve ne de sistemde dogmatik bir görünmezdir. O, dün gibi bugünde capcanlı aramızda, mutfağımızda, özel hayatımızda, iletişimde ve her yerde en acımasızlığıyla en yakınımızdadır. Özetle, kapitalist sistem her şeyden önce emek sömürüsü üzerinden elde ettiği kârı hücrelerine “can suyu” olarak kullanan bir varoluş çelişkisidir.

“Barış isteyen savaşa hazır olur” (Yunan yazar Eshilos, M.Ö. 525-456). Bu söylem daha sonrasında Latincede bir atasözü olarak kullanılmıştır; “Si vis pacem, para bellum”. Roma İmparatorluğunun yayılmasından dağılma süreci-ne dek (M.Ö. 753 – M.S. 1453), Eshilos’un bu çağrışımı kendilerine hep rehber alındığı yorumu yapılır.

Eshilos’un bu alıntısı tersinden değerlendirildiğinde, görülecek ki esas okumanın (mesajın); “Savaştan yana bir anlayışın hiçbir zaman barışı olamaz” sonucu çıkar. Dolayısıyla bu, sürekli bir savaş koşulu içinde olma gerçeğine giden düşünceyi içinde barındırmaktadır. Binlerce yıl öncesinde söylenmiş bu sözün, kapitalist dünya sistemini dünden bugüne en direkt ve en detaylı bir içerikle tercüme ettiğini görüyoruz. Zira kapitalizmin tarihinde bu anlayışa denk düşen ve ona hizmet eden benzer birçok siyasal anlayış ve görüş olmuştur. Bu en genelde; iki yüzlülüğün, fırsatçılığın, savaştan yana ve insan kıyımını mübah gören bir pragmatist düşünün Makyavellist öncesinde de bir dünya görüşü (Niccolo Machiavelli, 1469-1527, Floransa-İtalya) hep var ola gelmiştir. Tüm bunlar bu sayede siyasette, kültürde ve hatta inanç dünyasında halklar arası ilişkilerin nasıl bile bile birbiriyle yabancılaştırılarak çatıştırdığı mantığını anlamada önemli bir öğretidir.

Zira bu sözcüğün taşıdığı anlam ve etki boyutu; Ortadoğu çemberinde İsrail’in ısrarla bundan beslenerek ve de ondan esinlenip başvurduğu taktiksel bir siyasal yöntem olduğu hep gözlenmiştir. Tıpkı 60’lı ve 70’li yıllarda gündüzleri savaşıp, gece karanlığında taraftarların “barış” masasında buluşturulması gibi. 1967’de ki 6 günlük savaşta (5-11 Haziran) Mısırın önemli bir bölümünü (Sınai Çölleri) işgal eden İsrail, topraklarını geri almak için 1970’de Cemaal Abdün Nasır’ın ölümünden sonra devlet başkanı olan Enver Sedat’ın (28 Eylül 1970) İsrail’i sıkça gece ziyaretinde bulunması ve hatta gizlice barış masasına zorlanır olması, bu olay dün gibi bugün de halen hafızalarda canlıdır. Sedat’ın bu skandal tavrı, bir anlamda Ortadoğu’nun “güç” dengesi noktasında tarihe kaydedilmiş en önemli diplomatik görüşme ziyareti olarak kabul edilir. Trajikomik olanda, aynı anlayışın geçmiş dönemden farksız olarak bunun bugünde aynı tutarsızlıkla devam etmiş olmasıdır.

Günümüz kapitalist modern toplumlarda sistem kendi avantaj (inovasyon) ve devamlılığını (tarihsel güç birikimi) sürdürebilmek için, hep belli çıkar yöntemi üzerinde buluşmasını sağlamıştır. Bununla mevcut ilişkilere gölge düşmesin adına kapıyı aralarken ve uzlaşıdan yana hep mesaj üstüne mesaj veredur-muştur, bugünden farksız olarak. İsrail’le ve de Batı güçleriyle savaş ortamında olan bölge ülkelerinin diplomatik ve uzlaşı politikasının işleyişi gerçek anlamda bir skandal olmuştur. Öyle ki, gece karanlığı görüşmelerine ön kapıdan girerken, sonrasında ise hep arka kapıyı tutarak çıkış tercih edilmiştir. Bu, bir anlamda “güç” dengesinin acımasız etkisi ve de orantısız söz sahibi olma pozisyonuna işaret ediyor demektir.

Bu veriden hareketle, küresel kapitalist sistemin çıkar çatışması hiçbir alternatifsizliği ne arzular ve ne de bunu tercih eder. Sistem, hiçbir zaman kendi zaafı üzerinden çözüm aracı olmak istemez, o, başkalarını hedefe alır ve onların “yetmezliklerini” (demokrasi sorunu, yoksulluk, bağımlılık konumu vb.ler) gerekçe göstererek meşru olduğunu zanneder. Bu nedenle çıkar temsilcileri pusuda avlanırken, “kâr” ve “avantaj” uğruna başkalarını bile bile feda edebilmekte hiç tereddüt etmezler. Bu yaklaşımdan hareketle, var olmakla (konum) olamamak (güçsüz) arasında ki tercihin en ince çizgisi önemle öne alınır, gerektiğinde “dost” dediği veya en yakın müttefikini ezer geçer, çünkü bu saldırganlık kapitalist sistemin doğası gereğidir.

”Kapitalist sistem kendi anlayışından hareketle sömürü ve baskıcı yaptırımları baz alırken, özü itibarıyla bir var oluş çelişkisinin ta kendisidir. O, gözünü kırpmadan en katı yöntemlerle sistemin devamlılığı için yapamayacağı hiçbir şeyi yoktur. Kapitalist sistemin kâr uğruna şu benzetmeye denk düştüğünü söylemek pek abartılı olmasa gerek:”

Tıpkı mezarcıların her savaşta ve sonrasında en çok kârlı çıkan fırsatçı işveren olmuş olmaları gibi. Bu mantıkla işleyen kapitalizm; emekçileri, yoksulları en olumsuz etkileyen, sömüren ve baskılayan gerçek anlamda bir mezarcı konumundaki işverendir!

Bu sömürü düzenin bütünlüğü içerisinde, sistem hep kurguladığı “ikili” plan ve yaptırımlarla varlığını sürdürmek isterken, arka planda da bir baskı unsuru olarak kontrolü hiç elden bırakmaz olmuştur.

Bunlardan biri; mali zenginliklerinin devamlılığını günlük (anlık) hesap çıkarları üzerinde yaparken daha da büyümek istemiştir. Bu sayede sermaye birikimini merkezîleştirerek yoğunlaşırken, ulusal ve de uluslararası boyutta etkili -ve daha da önemlisi paydaşlar arası rekabetin kızışmasında ısrar etmiş ve bir “güç” yarışı içinde kendini sürekli kılmıştır.

Bir diğer hedefi ise; politik, kültürel ve yaşam tarzı üzerinde yoğunlaşarak kendi siyasal hesap çıkarını dizginlemek istemiş olmasıdır. Örneğin; İnsanları Amerikan yaşam tarzına özendirerek, dünya genelin-de bir “kültür devşirmesi” (1914 Amerika’sında ki Fordizm’le birlikte) yaşanmıştır. Bu değişimle insanla-rı kapitalist sisteme günlük “değişim” (moda) üzerinden entegre olmanın yolunu açık tutarken, vahşi kapitalizmin sistem içi olumsuzluklarını kamufle etmenin bir yöntemi olarak bunu tercih etmek istemiş-tir. Bununla insanları kapitalizme olumlu bakmayı ve pozitif düşünmelerini hep gündemde tutmuş ve bu algı ile ısrarcı olmuştur.

Tarihsel süreçte, Fordizm bir anlamda “dünya kapitalist sisteminde ‘Açık Kapı’ doktrini ile liberal serbest ticaretin başlamasında rol oynamış en önemli bir girişimdir”. (1) Fordizm’le birlikte Amerikan yaşam tarzının merkezinde esaslı olarak “kâr” ve “yoğun üretim” olmuştur. “Herkese araba”, “ev” ve de ihtiya-cından “fazla tüketim alışkanlığı” propagandasını yaparken; arz ve talep dengesinin dışına çıkarak yeni bir kapitalist sürecin yoğun üretim anlayışına odaklanmıştır. Sistemin sömürü ve eşitsizliğe dayalı bu döngü ile ancak kendi çelişkisiyle bir varoluşun devamı olmuştur. Bu anlayıştaki üretim ve tüketim alışkanlığı; ilerleyen son 60 yıllık süreçte yoğunlaşarak gelişirken, bu birikim ve değişim dünyanın birçok ülkesinde de sömürüye dayalı ve kârın merkezde olduğu ülke ekonomileri yaratılmıştır.

İnsanların belli yönlendirmelerle “özenme” ve de “özendirilmeleri” tüketim toplumun ayrılmaz bir parçası olarak yaşamın genel dinamikleri üzerinde egemen kılınmak istenmiştir. Zira, bugün olan da budur. Oysa kapitalist sistem son yüz yılda, kimi zaman sözde bir “barış” güvercini ve kimi zamanda bomların yağdığı, milyonlarca insanın hayatına mal olduğu bir tarihtir ve de sistem çelişkidir. Bu eksendeki kültür devşirmesi Amerikan yaşam mantığından hareketle ve sermaye desteğiyle en üst düzeylere taşıyan, işleten ve sınırsız çaba harcayanlardan biri de Hollywood olmuştur.

Los Angeles şehir bölgesinde bulunan Hollywood sadece Amerikan film endüstrisinin bir arada bulunduğu yer olarak görmemek gerek. O, aynı zamanda 20. Yüzyılın başından itibaren günümüze dek gelen süreçte yaptığı yüzbinlerce ve hatta milyonlarca filmlerle bir olmazsa olmazı işleten kurum olmuştur. Bu filmlerle “Amerikan rüyasını”, “yaşam tarzını”, “militarizmini”, “demokrasisini”, “içki kültürünü”, “eğitim ve öğretiminden”, “kadın bedeni üzerinden” erkek egosunu öne çıkaran bir anlayışla -ve de bu zihniyetin dünya genelinde “tarz” olarak ısrarla önemsenmesini destekleyen filmlerin yapıldığı bir sanayi konum-da olmuştur. (2)

Kapitalizmin oluşumundaki temel çelişki kâr sorunudur. Sistemin sürekli kâr odaklı olması, bundan yararlanan ve fırsat kollayan farklı elit sınıfın sisteme dahil olmasına neden olmuştur. Diğer bir adıyla kapitalist sistemin sermaye ordusunu oluşturmuştur. Bu elit kesimin sermaye birikimi onların giderekten Çok Uluslu Şirket (ÇUŞ) konumunda olmasını sağlamıştır. ÇUŞ’larla birlik sadece mali sermaye içinde bir entegrasyon sağlamakla yetinmeyip, ayrıca onlar kendi aralarındaki büyük kavga-ların doğmasına (rekabet vs.ler) neden olmaları ise hep kaçınılmaz olmuştur. (3) Bu sınıfların varoluşun-dan yükselişine dek ilerleyen bütün süreçlerde ve onları mümkün kılanda kâr ilişkisi olmuştur. Diyalek-tik olarak her mevcut kâr birikimi, yeni kârın doğmasını zorlamıştır.

“Merkezîleşme toplumsal sermayeyi artırmaz, yalnızca yeniden paylaştırır ve daha az sayıda kişinin (!) elinde toplanır”. (4)

Kapitalist sınıfta kâr amaçlı yatırım, kâr amaçlı üretim, kâr amaçlı politik ekonomi ve kâr amaçlı ülke ve devletler düzeyinde girişimler hep öncelikli olmuştur. Buna öncülük yapan da merkez konumda olan (az sayıda) siyasi güç erki, büyük sermaye ve sanayicilerdir. Merkezi konumdaki kapitalistler çok daha ileri giderek; bireyden toplumu hedef alarak mevcut tüketim alışkanlıklarını bile kâr eksenli hesapla-yarak müdahalede bulunurlar. Örneğin; farklı hizmet sektöründe satıcılık mesleğinin sermaye çevrelerince daha cazibe kılınması için harcadıkları yüksel maliyette ki reklam yatırımları – veya bankaların farklı faiz oranlarını gerekçe göstererek insanları borçlanmaya teşvik etmeleri.

“Birey özgürdür. Hiçbir otorite ona kendisini nasıl sürdüreceğini söyleyemez. Herkes, istediği işi seç-mekte özgürdür. Fakat üretilen her mal, bireyin kendisi için değil başka bireyler (!) için kullanma gere-ğidir”. (5)

Marcuse’nin bu son derece yalın değerlendirmesinde de anlaşılacağı üzere; kapitalist sistemdeki üre-timin arz ve talep ilişkisine göre olmamasıdır. Söz konusu üretimin esaslı olarak pazarlanması ve tüke-time zorlayarak artı değer üzerinden kâr oranını sağlamak hep bir öncelik olmuştur.

Kapitalist sistem bir yandan kâr uğruna insanların tüketim alışkanlıklarını manipüle ederken, diğer yan-dan da onları kendi üretim çeşitliliğine bağımlı hale getirmesini kesintisiz olarak arzulamanın da ötesinde, bunu her şeye rağmen mutlak bir şekilde istemektedir. Çok sınıflı kapitalist toplumlarda devletin merkezi yapılanması (Mali sermaye, Yasama ve Yürütme erki) ülkenin mevcut sermaye birikiminin korunmasında önemli bir rol oynarken; “Bu ilişkiler bütünündeki iç içe geçişler sonucu kapi-talist devlet kaçınılmaz olmuştur”. (6)

Zira aynı şekilde devlet oluşumunu gerekli ve de zorunlu kılan temel argümanın; “Uzlaşmaz sınıf çelişki-lerinin ürünü olarak devlet varlığı” (7), tezindeki zorunluluğu Lenin’in bu değerlendirmesiyle söz konusu nedenselliği daha anlaşır kılmaktadır.

Kapitalist sistemin üretiminden, spekülatif ilişkilere dayalı (parasal) kâr hesapları, kültür egemenliğinin sağlanmasına ve siyasi çıkar hesaplarına dek tek bir adres vardır; o da devlet aygıtının kaçınılmazlığı olmuştur. Günümüz koşullarında devlet geleneksel anlamda bir müdahaleci veya açıktan savaş istekli bir tehdit unsuru olmak yerine, daha çok uzlaşıcı olmayı, bunu da zaman ve mekân koşullarını değer-lendirerek stratejik bir pencere olarak bakmayı ve de gözlemeyi tercih etmiştir.

Elbette tüm bunlar onun savaştan, işgalden ve tehditten yana olmadığı anlamına gelmez. Koşullar bunu gerektirmediği sürece, ilişki ve siyasetin ince ayarını kullanarak etkili olmayı tercih eder olmuştur. Bu anlayıştan hareketle; devlet daha çok bir “aracı” rolünde sistemin ve de çıkar grupların önünü açan, mevcut bari-yerleri etkisizleştiren onlara daha fazla alan yaratan (diplomasiyi de kullanarak) -ve olanak koşullarını sunan siyasi bir güç iradesidir.

Ancak sistemin ve de çıkar grupların genel anlamda ulusal ve de uluslar-arası ölçekte çıkarları tehlikeye girdiğinde en acımasız bir şekilde müdahalede bulunacağı da sıkça yaşanmıştır. Örneğin; NATO güçlerinin Afganistan müdahalesi (7 Ekim 2001) veya Irak işgali (20 Mart 2003) ile kırmızı çizgisinin nereye kadar olabileceğini de açık bir meydan okumayla, yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insanın ölümüne neden olabilmiştir.

Kapitalist sistemde kâr ısrarla azami ölçülerde olabilmenin hesabı yapılarak mevcut üretimin sürdürebi-lirliği baz alınırken -ve bu sayede de kendi varoluşunu garantiye almak istemektedir. Bu anlayışla “sistem üretiminde” insan değeri bir yok hükmündedir, esas olan kâr oranın elde etme sonucudur. Örneğin; işçi sağlığı ve iş güveninin pratikte hiçbir işverenin gündeminde öncelikli konu olmamıştır. Dünya genelinde bütün emekçilerin ve çalışanların ortak sorunu olan iş güvencesi, bunun kabullenip ona uygun azami düzeyde önlem alınması gerekmiyor mu? Neden dünya kapitalist düzeninde işveren ihmalini etkisizleştirebilecek gerçek anlamda bir uluslararası hukuk ve adalet mekanizması bulunmu-yor? Oysa bu sorunun ciddiyeti temel insan haklarıyla ilgi bir konudur. Biliyoruz ki sistem bu sorunu göz ardı edip ötelerken, sıkça vurgusunu yaptığımız kârı yine her dönem hep öncelik olarak gündeminde tutmuştur.

”Özellikle Türkiye ve benzer ülkelerde hiçbir dönem iş güvenliği ve de işçi hakları meselesi noktasında mevcut yönetmenlik veya uygulamalar çözüm odaklı olamamıştır. Bu ülkelerde istisnasız olarak bütün iktidarlar döneminde, sistemin öngördüğü neoliberal ekonomik politikalar etkili ve de belirleyici olmuş-tur. Dolayısıyla, esaslı olarak sistemin öngördüğü şart ve koşullar dahilinde yönetimler ancak sürdürüle bilinmiştir.”

Zira Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) verilerine göre, 2020 yılı itibarıyla Avrupa ve dünyada iş kazası sonucu hayatını kaybeden ülkeler sıralamasında Türkiye birinci olmuştur. (8) Şüphesiz bu acı ve gözyaşının giderilmemesi bir anlamda ülkedeki adalet ve hukuk sorununun boyut ve niteliğiyle ilgili var olan bir endişedir. Eğer bir ülkede hukuksuzluğa ve de adaletsizliğe rağmen gözler kör olmuş ise; orada iş ve can güvenliğinden çalışma güvencesine dair bir arayışta olmak en büyük hayalciliktir. Şayet bir ülkede özgürlük, demokrasi ve adaletten sadece kavramsal olarak bahsediliyorsa ve bunun gerçek anlamda pratik bir uygulamasından söz edilmiyorsa, işte orada kişinin can ve yaşama güvenliğinin olmadığı anlamını taşır.

”Tüm bu anlatılanlardan hareketle kapitalizm, iddia edildiği gibi emperyalist “ölü” hayaletti değildir ve ne de sistemde dogmatik bir görünmezdir. O, dün gibi bugünde capcanlı aramızda, mutfağımızda, özel hayatımızda, iletişimde ve her yerde en acımasızlığıyla en yakınımızdadır. Özetle, kapitalist sistem her şeyden önce emek sömürüsü üzerinden elde ettiği kârı hücrelerine “can suyu” olarak kullanan bir varoluş çelişkisidir.”

Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar:

1- Pijl, van der Kees, “Wereldorde en Machtspolitiek”, Het Spinhuıs, Amsterdam 1992, sayfa 203, 233, 247.

2- Kaaij Joyce van der, “Beinvloed door Hollywood onder Beinvloed”, Üniversiteit van Amster-dam, Scripties, 23 juni 2020 Amsterdam, sayfa 3-11.

-De Nieuws BV, 20 oktober 2020, 13.30, Nederland.

-https://sargasso.nl/wel-degelijk-politieke-invloed.

3- Fennema, M., “De Multinationale Onderneming”, SUA, Amsterdam 1975, sayfa 17-22.

4- Ryndina, M., ve Chernikov, G., “Kapitalizmin Ekonomi Politiği”, Bilim Yayınları, İstanbul 1974, sayfa 87-89.

5- Marcuse, H., “Dialektik Materyalizm – Devlet ve Faşizm”, ERK Yayınları 1974, sayfa 292.

6- Vaizey, John, “Grote Stromingen der 20’e Eeuw – Kapitalisme”, W. Gaande N.V., Den Haag 1972, sayfa 184-194.

7- Lenin, Vladimir, “Devlet ve İhtilal”, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1995, sayfa 13- 23.

8- Ağustos 2020, TMMOB Makine Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Raporu.

-https://ec.europa.eu/eurostat/web/rss/netherlands_nl

Günün Haberleri

More in Makale